Bu sabah Paşa’yla yürürken, hüzün ile üzüntünün arasındaki farkı bilip bilmediğini sordum kendisine… Suratıma öyle bir 'herşeyi biliyorum ben' ifadesiyle bakıyordu ki… Kesin verecek cevabı dedim, anlatacak herşeyi… Nasıl olsa ispatlayamam kimseye benim köpek konuştu diye… Bana hayatın sırrını verecek birazdan… Yılmadan, bıkmadan aradığım ve her seferinde yanı başımda bulduğum sırrı… Bir de ondan duymak iyi gelecek bana...
O ne yaptı peki?
Gitti başka bir kuyruklunun çimler üzerinde bıraktığı malum davayı kokladı…
Koca adam ne demek istiyorsun sen?
Gene suratıma baktı son derece sakin... "evet, cevap bu" der gibi…
Herşeyin sonu bu mu yani???
Bir haber okudum da böyleyim bugün… Linki vermiyorum… Bir de siz okumayın şimdi…
Hüzün ile üzüntü arasındaki o ince çizgi ne kadar ince ki?
Üzüntü istesende istemesen de gelen bir gerçek ama hüznü biz kendimiz mi yaratıyoruz peki? Bilerek ve isteyerek… Sabah her gazetede o ekoseli battaniye haberini aradım… Aramaya, okumayabilirdim oysa…
Bilemiyorum…
Paşa’yla bayaaa bir konuştum bu sabah ama onun burnu başka yerdeydi…
Peh!
Öyle bir gün işte… Karabaşın burnunun ucundaki gibi...


