Bu hafta izne çıkmıştım ama mesleğini seven ofis memuru gibi iznimde bile bloguma kaçtım… İnsan istese de istemese de bir zaman sonra, terapi odasına dönüyor bu blog mereti demek ki; onu anladım…
Bahçedeyim ya bu hafta; çiçeklerin arasına taşlar da serpiştirdim bu sefer…
Oldum olası özenirdim o çiçeklerle yarışan taşlı bahçelere…
{Yahu gittik parayla Allah’ın taşını aldık – o da ayrı mesele ya, neyse…}
Olsun…
Değdi…
En az çiçekler kadar seviyorum onları…
En çok ta şu üzerinde yosuna yer verenleri…
Nasıl bir doğadır bu?
O yosun, o taşın üzerinde ne arar?
Nasıl çıkar?
Bazen iki kardeş geçinemiyorlar; kızlardan biliyorum… Aynı kan, aynı can ikisi de…
Taşla yosun bunlar...
O taş ne iyidir ki; sert yüzeyinin üzerinde o yumuşacık yosunu barındırır?
Peki ya o yosunun çıkacak başka yeri yok mudur?
Geçinip giderler her yağmur, her güneş altında vesaire…
Taş…
Tuhaf şey taş…
Seviyorum bayaa galiba…
Amma velakin…
Yeri gelince, kafama atıldığı da oldu…
Yolda yürürken ayağıma takıldığı da..
Denizin üzerinde 3-5 sektirdiğimde gülümsettiği de olmuştu…
Olmuştu da…
Bugün;
Taş bahçemde…
Taş kulağımda…
Taş kalbimde...
Taş boğazımda…
Taş,
1 Nisan şakası mı yaptın bana yaaa?
::n::


